Başlıklar
Yazan: Arzu SERT/
Youtube videomuzu izlemeyi ve kanala abone olmayı unutmayın
Lizbon; Atlantik’in kıyısında, yedi tepe üzerine kurulmuş, güneşle dost bir şehir. Rengârenk sokakları, tarihi meydanları ve deniz kokusuyla, adeta geçmişle bugünü buluşturuyor. Tarih boyunca okyanusa açılan önemli bir liman kenti olarak, büyük deniz seferlerine ev sahipliği yapmış ve dünya haritasının şekillenmesinde kilit rol oynamış bu şehir. Bugün hala o keşif ruhunu sokaklarında taşıyor. Eski tramvayların kıvrıldığı sokaklar, pastel renkli evler ve deniz kokusuna karışan kahve aroması… Lizbon, her adımda kendine hayran bırakıyor. Bazı şehirler vardır; gidip gezer, çekip gidersin. Ama Lizbon öyle değil. O, hafiften içine işliyor insanın ve tekrar gitmek istiyorsun.
Bu yazıda yalnızca kendi deneyimlerimi paylaşmakla kalmayacağım; Lizbon’u keşfetmek isteyenler için en güzel rotaları, mutlaka uğranması gereken noktaları ve işinize yarayacak ipuçlarını da aktaracağım. Hem yeni gidecekler için yol gösterici, hem de şehri tekrar ziyaret edenler için keyifli bir rehber olacak. Şimdi Lizbon’u daha yakından tanımaya başlayalım.

Lizbon’a Nasıl Gidilir?
Lizbon, Türkiye’den direkt uçuşlarla kolayca ulaşılabilen popüler destinasyonlardan biri. Türkiye’den Lizbon’a gitmek isteyenler için en yaygın ve rahat rotalar İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerden başlıyor. İzmir ve Ankara’dan Pegasus Hava Yolları, İstanbul Havalimanından ise THY ile direkt uçabilirsiniz. Avrupa içinde birçok şehirden de aktarmalı olarak yine uçabilirsiniz. Biz ilk gidişimizde Basel’den aktarma yaparak gitmiştik.
Lizbon Havalimanı - Şehir Merkezi Arası Ulaşım
Bu konuyu ayrı bir yazımızda anlattım. Aşağıdaki yeşil başlığa tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Lizbon’da Gezilecek Yerler
Lizbon, yedi tepe üzerine kurulu, tarihi ve modern dokuyu bir arada sunan renkli bir şehir. Her bölgesi kendine özgü karaktere sahip; Alfama’nın dar sokakları, Baixa’nın hareketli meydanları ve Belém’in tarihi yapıları gezginlere farklı deneyimler sunuyor. Bu rehberde Lizbon’un en popüler bölgeleri ve mutlaka görülmesi gereken noktalarını sırayla bulabilirsiniz.
Alfama Bölgesi
Lizbon’u keşfetmek için en iyi başlangıç noktası, şehrin kalbi sayılan Alfama Bölgesi. São Jorge Kalesi’nden Tejo Nehri kıyısına kadar uzanan, Lizbon’un en eski mahallesi olan Alfama; tarih boyunca işçi sınıfına ve balıkçılara ev sahipliği yapmış.
Rengârenk azulejo seramiklerle süslenmiş, taş döşeli dar sokaklarında yürürken tarihle iç içe geçmiş bir yaşamın izlerini görüyorsunuz. Balkonlardan sarkan çamaşırlar hâlâ yaşayan bir mahallede olduğunuzu hatırlatırken, sokakların atmosferi sizi geçmişe götürüyor.


Her köşede başka bir renge bürünen evler, ara sokaklardan yükselen hüzünlü Fado ezgileri ve kaldırım kenarına sıkışmış küçücük kafeler, Alfama’yı sadece görülmesi değil, hissedilmesi gereken bir yer hâline getiriyor. Tramvay 28’in tıkır tıkır geçtiği bu mahallede her köşe başı ayrı bir sürprizle karşınıza çıkıyor.


Daha sonra ayrıntılarıyla anlatacağım 28 ve 12 numaralı tramvaylara binerek bölgenin neredeyse tamamını yorulmadan da görebilirsiniz.
Lizbon listesinde görülecek bazı yerler de bu bölgede yer alıyor. Bunlar; Castelo de São Jorge (São Jorge Kalesi), Sé de Lisboa (Lizbon Katedrali), Miradouro de Santa Luzia (Santa Luzia Seyir Terası), Miradouro das Portas do Sol (Portas do Sol Seyir Noktası)
São Jorge Kalesi (Castelo de São Jorge)
Lizbon’un Alfama mahallesinde, tepe noktasında yer alan São Jorge Kalesi, şehrin panoramik manzarasını sunan ve köklü bir tarihe sahip etkileyici bir yapı. Roma döneminden Mağribîlere, oradan Portekiz krallarına uzanan bir geçmişi var; aynı zamanda Lizbon’un ilk yerleşim noktası olarak biliniyor.
Günümüzde Ulusal Anıt (National Monument) olarak sınıflandırılan kale, şehrin en çok ziyaret edilen yerlerinden biri. Giriş ücreti yetişkinler için 15€, ancak Lizbon Kart sahipleri için ücretsiz.
Kabul edelim, tüm o basamakları tırmanmak biraz nefes nefese kalmanıza neden olabilir. Ancak zirveye ulaştığınızda, eski şehir ve Tejo Nehri manzarası karşısında tüm yorgunluğunuzu unutuyorsunuz. Sonuçta Lizbon’un en yüksek noktalarından birindesiniz.

Lizbon Katedrali (Sé de Lisboa)
Santa Maria Maior de Lisboa ya da kısaca Sé de Lisboa, Portekiz’in başkenti Lizbon’daki en önemli ve en eski kiliselerden biri. Alfama’nın dar sokaklarında dolaşırken bir anda karşınıza çıkan Sé Katedrali, şehrin tarihine sessizce tanıklık eden bir zaman yolcusu gibi.
1147 yılında, Lizbon’un Müslümanlardan alınmasının hemen ardından inşa edilen bu görkemli yapı; Romanesk, Gotik ve Barok mimari unsurlarını bir arada barındırıyor. Portekiz’in en eski katedrali olarak kabul edilen Sé, yalnızca bir ibadet yeri değil, aynı zamanda yüzyıllardır ayakta duran bir şehir hafızası.
Hem dış cephesi hem de iç atmosferiyle ziyaretçilerini geçmişe götüren katedral, haftanın her günü 09.00–19.00 saatleri arasında ziyarete açık. Giriş ücretsiz, ancak arkeolojik alanlar ve manastır bölümü için yaklaşık 7€ ücret alınıyor. Ziyaretinizi daha anlamlı kılmak isterseniz, katedral içinde sunulan rehberli veya sesli turlardan yararlanabilirsiniz.


Portas do Sol Seyir Noktası (Miradouro das Portas do Sol )
Alfama’nın labirent gibi sokaklarından geçip hafif bir yokuş tırmandığınızda — ya da bizim gibi 28 numaralı tramvaydan tepelerde inip aşağı doğru yürüdüğünüzde — karşınıza Lizbon’un en büyüleyici manzaralarından biri çıkıyor: Portas do Sol.

“Güneşin Kapıları” anlamına gelen bu seyir noktası, adını hak eden bir gün batımı noktası olmasının yanında, Tejo Nehri kıyısına serilmiş kırmızı kiremitli çatılarla dolu eski Lizbon’u ayaklarınızın altına seriyor. Buradan São Vicente de Fora Manastırı, Panteão Nacional ve Alfama’nın dar sokakları rahatlıkla görülebiliyor.


Manzaranın tadını çıkarırken küçük bir kafede oturup kahvenizi yudumlayabilir, sokak müzisyenlerinin ezgileri eşliğinde şehrin enerjisini hissedebilirsiniz. Gündüzleri kartpostallık kareler yakalamak mümkün; akşam saatlerinde ise yumuşak ışıklarla aydınlanan Lizbon silüeti bambaşka bir güzelliğe bürünüyor.
Santa Luzia Seyir Terası (Miradouro de Santa Luzia)
Portas do Sol Seyir Terası’ndan biraz aşağı yürüdüğünüzde, Lizbon’un en ikonik noktalarından biri olan Santa Luzia Seyir Terası’na ulaşıyorsunuz. Burası yalnızca panoramik manzarasıyla değil, duvarlarını süsleyen özel azulejo panelleriyle de dikkat çekiyor. Bu Portekiz’e özgü mavi-beyaz seramiklerde, 1755 depreminden önceki Lizbon ve şehrin fethi gibi tarihi sahneler resmedilmiş.


Teras, begonvillerle çevrili kemerli pergolaları ve Tejo Nehri’nin masmavi sularıyla göz kamaştırıyor. Burada oturup şehrin kırmızı çatılı evlerini, kilise kubbelerini ve nostaljik tramvayların geçişini izlemek gerçekten büyüleyici.

Hem fotoğraf tutkunları hem de tarih meraklıları için vazgeçilmez bir durak olan Santa Luzia Terası, mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri.
28 Numaralı Tramvay (Electrico 28)
Lizbon’u keşfetmenin en nostaljik ve keyifli yollarından biri, şüphesiz 28 numaralı tramvaya binmektir. Ahşap iç tasarımı, sarı rengi ve tıkır tıkır ilerleyişiyle bu eski model tramvay, sizi sadece bir noktadan diğerine taşımakla kalmaz; şehrin tarihine ve ruhuna doğru bir yolculuğa çıkarır.



Tramvay; Baixa, Graça, Alfama, Sé, Chiado ve Estrela gibi hem tarihi hem de mimari açıdan zengin bölgeleri birbirine bağlıyor. Daracık sokaklardan kıvrılarak geçerken öyle anlar oluyor ki neredeyse evlerin duvarlarına sürtünerek ilerliyor. Bu kadar dar bir alandan geçerken dışarıyı izlemek, hem heyecan verici hem de büyüleyici bir deneyim sunuyor.


Yolculuk boyunca Lizbon Katedrali’ni, São Vicente de Fora Manastırı’nı, Portas do Sol ve Santa Luzia gibi seyir teraslarını görebilir, dileyen istediği durakta inip keşfine yürüyerek devam edebilir. Özellikle sabah erken saatlerde ya da gün batımına doğru binmek, hem daha sakin hem de manzara açısından çok daha keyifli oluyor.


28 numara, turistler arasında çok popüler olduğundan günün yoğun saatlerinde oldukça kalabalık olabiliyor. Ben iki gidişimde de yolculuğun keyfini pencere kenarında oturarak çıkarmak istediğimiz için Martim Moniz’e gidip ilk duraktan bindim. Bazen burada da çok uzun kuyruk oluyor ve yaklaşık bir saat durakta beklemek gerekebiliyor. Hemen arkadaki duraktan kalkan 12 numaralı tramvay da neredeyse aynı güzergâhı takip ediyor; çok bekleyecekseniz onu da tercih edebilirsiniz. Binmek için tek seferlik bilet vatmandan alırsanız 3,20€ ama Navegante kartınızda tek biniş ya da günlük biletiniz varsa binebilir, ayrıca Lizbon Kartınız varsa ek ücret ödemeden binebilirsiniz. Biletlerle ilgili detaylı bilgilere Lizbon Toplu Taşıma Rehberi yazımızdan ulaşabilirsiniz.
Praça do Comércio (Ticaret Meydanı)
Alfama’dan çıktıktan sonra kendinizi mutlaka Praça do Comércio’de buluyorsunuz. Lizbon’un en görkemli meydanı olan Praça do Comércio, Tejo Nehri’nin hemen kıyısında, sarı renkli neoklasik yapılarla çevrili devasa bir alan.

1755’teki yıkıcı depremden önce burada Portekiz krallarının sarayı bulunuyormuş. Deprem sonrası yeniden inşa edilen meydan, “Ticaret Meydanı” anlamına gelen adını, Portekiz’in denizaşırı ticaretinin kalbi olmasından almış. Tarih boyunca kralları ağırlamış, denizcileri uğurlamış bu meydan; sarı renkli yapıları ve ortasındaki Kral I. José heykeli ile zamanın ruhunu hâlâ taşıyor.

Şehrin kalbindeki bu alan, hem tarihi binaları hem de açık hava kafeleriyle Lizbon’un enerjisini hissetmek için harika bir nokta. Meydanın nehir kıyısında yer alan ve eski limanın girişini simgeleyen iki sütun, Cais das Colunas, fotoğraf için de popüler bir nokta.

Burada yürüyüş yapabilir, gün batımını izleyebilir ve güzel havalarda nehir kenarında oturup dinlenebilirsiniz.

Özellikle yılbaşı zamanı burada kurulan dev Noel ağacı, meydana ekstra bir güzellik katıyor.

Arco da Rua Augusta (Zafer Takı)
Praça do Comércio’nün kuzey ucunda göreceğiniz Arco da Rua Augusta, Lizbon’un yeniden doğuşunu simgeleyen etkileyici bir yapı. 1755’teki büyük deprem sonrası inşa edilen bu zafer takı, kentin yok oluştan sonra nasıl ayağa kalktığının taşlara işlenmiş bir hatırlatıcısı gibi. Üzerinde Vasco da Gama başta olmak üzere, Portekiz tarihinden önemli figürlerin heykelleri ve Keşifler Çağı’nı temsil eden semboller yer alıyor. Takın hemen altından geçen Rua Augusta, şehrin en canlı alışveriş ve yürüyüş caddesi. Kafeler, mağazalar ve sokak sanatçılarıyla dolu bir cadde.

Ama esas büyü, kemerin tepesine çıkıldığında başlıyor. Evet, bu takın seyir noktasına çıkılabiliyor. Yukarıdan bakıldığında bir yanda Praça do Comércio’nun genişliği, diğer yanda Tejo Nehri’nin maviliği, karşıda ise şehrin kalbine doğru uzanan Rua Augusta’nın canlılığı gözler önüne seriliyor.
Özellikle gün batımı saatlerinde terasa çıkmak, Lizbon’un siluetine tanıklık etmek isteyenler için unutulmaz bir deneyim sunuyor. Giriş ücreti 4,5€, asansör seçeneği sayesinde çıkış da oldukça kolay. Lizbon Kart sahipleri için giriş ücretsiz.
Rua Augusta
Lizbon’un en ünlü caddelerinden biri olan Rua Augusta, şehrin tarihi merkezi Baixa bölgesinde yer alıyor. Güneyde Rua Augusta Takı (Arco da Rua Augusta) ile başlayan bu ikonik cadde, kuzeyde Rossio Meydanı’na kadar uzanıyor. Sadece yayalara açık olan Rua Augusta,zarif kafeleri, sokak sanatçıları ve butik mağazaları ile günün her saati canlı ve hareketli.


Cadde boyunca yürürken, Portekiz’in ünlü mozaik taş desenleri (calçada portuguesa) eşliğinde şehrin kültürel dokusunu hissedebilirsiniz. Kafe ve restoranlarda ise bacalhau (tuzlanmış morina balığı), yanında bir kadeh Vinho Verde (yeşil şarap) veya tatlı olarak meşhur pastel de nata gibi yerel lezzetleri deneyebilirsiniz.

Rua Augusta; sadece bir alışveriş caddesi değil, Lizbon’un tarihi ve modern yüzünü birleştiren simgesel bir nokta. Lizbon’da gezilecek yerler listenize mutlaka bu caddeyi ekleyin.
Rossio Meydanı (Praça Dom Pedro IV)
Rossio Meydanı; Lizbon’un tarihi Baixa bölgesinde yer alan, yüzyıllardır şehrin en önemli buluşma noktalarından biri olan canlı ve hareketli bir meydandır. Resmi adıyla Praça Dom Pedro IV, Portekiz Kralı IV. Pedro’nun adını taşıyor.
Meydan, siyah-beyaz mozaik taş döşemeleri, etkileyici Barok çeşmeleri ve ortasında yükselen Dom Pedro heykeli ile tanınıyor. Çevresindeki kafe ve restoranlar, hem ziyaretçilerin hem de yerel halkın dinlenme ve sosyalleşme noktası.


Ayrıca, meydanda bulunan önemli yapılar arasında Ulusal Tiyatro (Teatro Nacional D. Maria II) da yer alır. Rossio Meydanı, Lizbon’un tarihi mirasını ve günlük yaşamını en iyi şekilde yansıtan ikonik bir destinasyondur. Özellikle yılbaşı yaklaşırken meydanda kurulan büyük Noel Pazarı, buraya ayrı bir canlılık katıyor.

Santa Justa Asansörü (Elevador de Santa Justa)
Santa Justa Asansörü, Lizbon’un tarihi Baixa bölgesini yukarıdaki Bairro Alto semtiyle bağlayan ikonik bir yapı. 1902 yılında Gotik tarzda inşa edilen bu demir asansör, şehri yukarıdan görmek isteyenler için harika bir panoramik manzara noktası sunuyor.


Biz özellikle asansöre binmek için gitmemiştik, ama Bairro Alto’da tren istasyonuna yürürken karşımıza çıktı. Günlük Navegante kartımız olduğu için “Hadi binelim” dedik. Normalde herkes aşağıdan yukarıya manzara izlemek için çıkarken, biz yukarıdan aşağı indik. Zaten binmeden önce manzarayı da görmüş olduk.
Aşağıya iniş herhalde bir dakika sürmemiştir. Hiç inmeden geri çıkarız diye düşünmüştük, ama o iş öyle olmuyormuş. Bizi indirdiler ve çıkmak için sıraya gireceksiniz dediler. Yukarıdan inerken sıra yoktu, ama aşağıda bir saatten fazla sıra bekledik. Kısacası, asansöre bindiğimize bineceğimize bin pişman olduk.


Günlük kartınız varsa ve sıra yoksa binebilirsiniz, ama sıra bekleyip, para verip binmeye değecek bir deneyim değil. Yine de, Lizbon’da gezilecek yerler listenizde Santa Justa Asansörü’nü görmek mutlaka yer almalı.
Carmo Rahibe Manastırı (Convento do Carmo)
Carmo Rahibe Manastırı (Convento do Carmo), Chiado semtinde, Santa Justa Asansörü’nün hemen arkasında yer alıyor. Şehrin merkezinden yürüyerek kolayca ulaşabileceğiniz bir noktada.
Hemen önünde küçük ve sevimli bir meydan bulunuyor: Largo do Carmo. Burası Lizbon’un en küçük meydanı. Tarihi binalarla ve Güney Amerika kökenli mor çiçekli jakaranda ağaçlarıyla çevrili bu meydan, birçok film, dizi ve belgeselde de kullanılmış. Meydanın ortasındaki Chafariz do Carmo çeşmesi ise 18. yüzyıldan kalma. Küçük bir mola vermek için gerçekten çok hoş bir yer.

14. yüzyılda inşa edilen bu Gotik manastır, 1755’teki büyük Lizbon depreminde neredeyse tamamen yıkılmış. Ancak yerine yeni bir çatı yapılmamış; bu yüzden bugün gökyüzüyle birleşen sütunlarıyla adeta bir “açık hava katedrali” gibi görünüyor.
Manastırın içinde küçük bir arkeoloji müzesi bulunuyor. Eski lahitler, taş oymalar ve hatta mumyalar bile sergileniyor. Ama benim en çok hoşuma giden şey, çatısız haliyle gökyüzüyle bütünleşen o büyüleyici atmosfer.

Chiado Bölgesi
Chiado, Lizbon’un zarif ruhunu en iyi yansıtan semtlerden biri. Tarih, sanat ve günlük hayatın iç içe geçtiği bu bölge; eski kitapçılar, tarihi kafeler, tiyatrolar ve sokak müzisyenleriyle dolu. 18. yüzyıldan kalma binaların arasında yürürken bir yanda taze kahve kokusu, diğer yanda sokaklardan yükselen fado ezgileri eşlik ediyor insana. Ne çok turistik ne de tamamen yerel, tam kararında. Chiado, Lizbon’u hissetmenin belki de en güzel yolu: sakin, zarif ve şiir gibi.


Chiado’nun en ikonik duraklarından biri, 1905 yılında açılan efsanevi kafe A Brasileira. Burası sadece bir kahve durağı değil; aynı zamanda Portekizli şair Fernando Pessoa’nın da müdavimi olduğu yer. Kapısının önünde oturan bronz Pessoa heykeli, bugün Lizbon’un en çok fotoğraf çekilen simgelerinden biri. Yanındaki boş sandalyeye oturup kahveni yudumlamak, adeta yüzyıllık bir geleneğe ortak olmak gibi.


Bir fincan Portekiz kahvesi eşliğinde Pessoa’yla yan yana oturmak, Lizbon’a gelen herkesin mutlaka yaptığı o klasik ritüel. Biz de tabii ki eksik kalmadık.

Chiado Meydanı (Largo do Chiado)
Largo do Chiado, Chiado semtinin kalbinde yer alan, Lizbon’un en karakteristik meydanlarından biri. Santa Justa Asansörü’ne ve Bairro Alto’ya yürüyerek ulaşmak mümkün; yani hem merkezi bir noktada hem de ulaşımı oldukça kolay. 18. yüzyıldan kalma binaların çevrelediği bu küçük ama etkileyici meydan, taş kaldırımları ve nostaljik atmosferiyle klasik Lizbon ruhunu koruyor.


Bica Funiküleri (Elevador da Bica)
Lizbon’un dik ve kıvrımlı sokaklarında yürürken karşınıza çıkan o ikonik sarı tramvaylardan biri Bica Füniküleri (Elevador da Bica). Bica Füniküleri, Cais do Sodré ile Bairro Alto bölgelerini birbirine bağlayan Rua da Bica de Duarte Belo caddesinde yer alıyor. Şehrin merkezi noktalarından yürüyerek kolayca ulaşabileceğiniz bir konumda. Çevresinde yerel kafeler, butik dükkanlar ve pastel tonlarda binalar bulunuyor.

Bu küçük sarı tramvay, Lizbon’un klasik Arnavut kaldırımlı sokakları, renkli cepheleri ve çiçekli balkonları eşliğinde yavaşça yukarı çıkıyor. Yol boyunca gördüğünüz manzaralar o kadar etkileyici ki burası adeta fotoğraf severler için bir açık hava stüdyosu. Şüphesiz Lizbon’un en çok fotoğraflanan noktalarından biri.


Tramvayın tepesinden aşağı baktığınızda Rua da Bica’nın sonunda Tejo Nehri’ni görebilirsiniz. Özellikle sabahın yumuşak ışığında veya gün batımının sıcak tonlarında yapılan çekimler, tam anlamıyla kartpostallık kareler sunuyor.


Bica Füniküleri, 1892 yılında hizmete girmiş ve Lizbon’un en eski fünikülerlerinden biri. Günümüzde hem şehir içi ulaşımın bir parçası hem de turistlerin gözdesi haline gelmiş durumda. Üstelik Navegante kartı ya da Lizbon Kartı ile ücretsiz binebilirsiniz.
Bairo Alto Bölgesi
Bairro Alto, Lizbon’un en enerjik ve karakteristik semtlerinden biri. Gündüz ve gece bambaşka bir atmosfere bürünüyor. Dar, taş döşeli sokakları, pastel tonlardaki binaları ve pencerelerden sarkan çiçekleriyle klasik Lizbon dokusunu korurken; akşam olunca kafe, bar ve fado mekanlarıyla adeta canlanıyor.
Gündüz saatlerinde burası, Lizbon’u yürüyerek keşfetmek isteyenler için sakin bir mola noktası. Küçük butiklerin, vintage dükkânların ve yerel kafelerin arasında dolaşırken semtin huzurlu tarafını hissediyorsunuz.
Gece olduğunda ise Bairro Alto, bambaşka bir yüzünü gösteriyor: müzik sokaklara taşıyor, barların kapıları sonuna kadar açık, insanlar sokaklarda kahkahalarla sohbet ediyor.
Lizbon gece hayatını deneyimlemek, şehrin bohem ruhunu hissetmek ve dar sokaklarında kaybolmak isteyen herkes için Bairro Alto mutlaka görülmesi gereken bir yer. Hem romantik yürüyüşler hem de enerjik geceler için mükemmel bir adres.


Pembe Sokak (Pink Street)
Cais do Sodré semtinde yer alan ve resmî adı Rua Nova do Carvalho olan bu sokak, eskiden bambaşka bir yerdi. Limana yakınlığı nedeniyle denizcilerin uğrak noktası olan bölge, uzun yıllar boyunca gece hayatı, hayat kadınları ve kalitesiz eğlence mekânları ile anılmış. Kısacası burası, bir dönem Lizbon’un karanlık yüzünü temsil ediyormuş. Adeta Amsterdam’daki Red Light District’in küçük bir versiyonu.
2011 yılında yerel yönetim, bu kötü imajı değiştirmek ve bölgeyi yeniden canlandırmak için kapsamlı bir dönüşüm başlatmış. Sokak zemini pembe renge boyanmış, çevredeki barlar, restoranlar ve kafeler yenilenmiş. Böylece bugün bildiğimiz canlı, renkli ve turist dostu Pembe Sokak (Pink Street) ortaya çıkmış.
Her ne kadar Lizbon gece hayatı denince akla gelen yerlerden biri olsa da, bana göre ille de görülmesi gereken bir nokta değil, hatta biraz hayal kırıklığı diyebilirim. Fotoğraflarda göründüğü kadar büyüleyici olmayabilir, ama yine de Lizbon’un geçirdiği dönüşümü görmek açısından ilginç bir durak.
Yine de Pembe Sokak’a gelirseniz, size orada bulunan Pensão Amor adlı kokteyl barı tavsiye ederim. Oturmasanız bile mutlaka içeri girip dekorasyonunu görün. Eskiden bir genelev olan bu bina, bugün vintage detaylarla süslenmiş şık bir bara dönüştürülmüş. Eski günlerinden kalma objeler, posterler ve yumuşak ışıklar sayesinde içerideki atmosfer hâlâ geçmişin izlerini taşıyor.


Miradouro de São Pedro de Alcântaren
Miradouro de São Pedro de Alcântara, Bairro Alto’nun tepesinde, Lizbon’un kalbinde yer alıyor ve şehrin en büyüleyici manzaralarından birini sunuyor. 19. yüzyılda romantik bir bahçe olarak düzenlenen bu iki katlı seyir terası; mermer heykelleri, çeşmeleri ve huzurlu yürüyüş yollarıyla hem gündüz hem de akşam farklı bir atmosfer yaratıyor.

Buradan karşı tepede yükselen São Jorge Kalesi’ni, Alfama’nın dar sokaklarını ve Baixa’nın simetrik caddelerini bir tablo gibi izleyebilirsiniz. Gün batımında sokak müzisyenlerinin melodileri eşliğinde pembeleşen şehir manzarasıyla orta çok güzelleşiyor.

Dilerseniz aşağıdan, ünlü Elevador da Glória ile buraya nostaljik bir yolculuk yapabilirsiniz. Yokuş boyunca ilerleyen bu tarihi füniküler, Lizbon’un klasik detaylarını gözlemlemek için harika bir fırsat sunuyor.
Özellikle yılbaşı döneminde, teras rengârenk ışıklarla süsleniyor ve manzara adeta masalsı bir hale bürünüyor. Miradouro de São Pedro de Alcântara, hem romantik anlar yaşamak hem de Lizbon’u panoramik olarak görmek isteyen herkesin listesinde mutlaka olmalı.
Gloria Füniküleri (Elevador da Glória)
Şehrin sembollerinden biri hâline gelen Gloria Füniküleri (Elevador da Glória), Restauradores Meydanı ile Bairro Alto arasında uzanan 265 metrelik dik yokuşta, 1885 yılından bu yana yolcularını taşıyor. Yolculuk yalnızca 2–3 dakika sürse de, Gloria Füniküleri’ni sıradan bir ulaşım aracı değil, adeta zamanda bir yolculuk olarak düşünebilirsiniz.
Ahşap detayları, sarı gövdesi ve nostaljik sesiyle bu tarihi füniküler, Lizbon’un geçmişle bugün arasındaki en güzel bağlarından biri. Özellikle yukarı doğru çıkarken camdan görünen Avenida da Liberdade manzarası, kısa ama unutulmaz bir deneyim sunuyor.
UNESCO tarafından koruma altına alınan Gloria Füniküleri, Lizbon’un kültürel mirasının önemli bir parçası. Ne yazık ki Eylül 2025’teki talihsiz kaza nedeniyle şu anda geçici olarak hizmet dışı. Ancak yeniden faaliyete geçtiğinde, Lizbon’da yapılacaklar listenizde mutlaka yer almalı çünkü bu kısa yolculuk, şehrin nostaljik ruhunu hissetmenin en güzel yollarından biri.

Belem Bölgesi
Lizbon’un biraz dışında, Tejo Nehri kıyısında uzanan Belém, Portekiz’in dünyaya açıldığı yer olarak tarihe geçmiş özel bir bölge. Keşifler Çağı’nda buradan yola çıkan gemiler, yeni kıtalar keşfetmiş; bugün ise o dönemin izleri, Belém Kulesi’nin taşlarında ve Keşifler Anıtı (Padrão dos Descobrimentos)’un siluetinde hâlâ canlı bir şekilde hissediliyor.
Tarih kokan atmosferine rağmen Belém yalnızca geçmişin değil, günümüzün de keyif durağı. Nehir kenarında yürüyüş yapabilir, sıcacık bir Pastéis de Nata (Belem tatlısı) alıp manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Hemen yakındaki Pastéis de Belém pastanesi, bu ünlü tatlının orijinal tarifini hâlâ gizli bir sır gibi koruyor.
Şehir merkezinden 15 numaralı tramvay ya da 728 numaralı otobüs ile kolayca ulaşabilirsiniz. Yol boyunca Lizbon’un sahil manzaraları size eşlik ederken, Belém’e vardığınızda hem tarihi hem lezzeti bir arada bulacaksınız.

Jerónimos Manastırı (Mosteiro dos Jerónimos)
Jerónimos Manastırı, Portekiz’in “Altın Çağı” olarak bilinen Keşifler Çağı’nın en görkemli simgelerinden biri. 1501 yılında Kral I. Manuel tarafından, büyük denizci Vasco da Gama’nın Hindistan’a yaptığı efsanevi yolculuğu onurlandırmak için inşa ettirilmiş.
Manastırın yapımı neredeyse 100 yıl sürmüş çünkü detaylar o kadar ince, süslemeler o kadar gösterişli ki her köşesi bir sanat eseri gibi. Manuelin mimarisi olarak bilinen bu tarz; deniz kabukları, halatlar, bitkisel motifler ve kraliyet armalarıyla Portekiz’in denizci ruhunu yansıtıyor.

1907 yılından beri Ulusal Anıt statüsünde olan Jerónimos Manastırı, 1983 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.
Keşifler Çağı’nda Portekizli denizciler, yeni rotalara yelken açmadan önce buraya gelir, güvenli bir yolculuk için dua eder ve sabaha kadar manastırda kalırlarmış. Bu yönüyle yapı sadece dini değil, tarihsel olarak da derin bir anlam taşıyor.
Manastırın güney tarafındaki Santa Maria de Belém Kilisesi ise mutlaka görülmeli. İçinde Vasco da Gama’nın mezarı bulunuyor. Üstelik kiliseye giriş ücretsiz; yalnızca manastırın iç bölümleri için bilet almak gerekiyor.

Manastır özellikle yaz aylarında oldukça kalabalık olabiliyor. Biletinizi online almak, uzun kuyruklarda beklemenizi önler. Sabah erken saatler veya akşamüstü saatleri ziyaret için en sakin zamanlar. Giriş ücreti 18€ ama Lizbon Kart sahiplerine ücretsiz.
Aşağıdaki kısımdan giriş biletinizi alabilirsiniz
Belem Kulesi (Torre de Belém)
Tejo Nehri’nin kıyısında zarif bir şekilde yükselen Belem Kulesi (Torre de Belém), Lizbon’un en tanıdık simgelerinden biri.

1515 yılında Kral I. Manuel döneminde inşa edilen kule, başlangıçta nehrin girişini koruyan bir savunma yapısı olarak tasarlanmış. Aynı zamanda, Avrupa’dan deniz yoluyla Hindistan’a ulaşarak yeni bir ticaret rotası açan ünlü kâşif Vasco da Gama’nın anısına ithaf edilmiş.


Manuelin mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan kule; taş oymaları, deniz motifleri ve Gotik detaylarıyla Portekiz’in Keşifler Çağı ruhunu yansıtıyor. Tahta bir köprüden geçerek kuleye ulaşabilir, isterseniz içine girip dar merdivenlerinden çıkarak teras kısmından Tejo Nehri’nin panoramik manzarasını izleyebilirsiniz.
Bugün Belem Kulesi, hem tarih meraklılarının hem de fotoğraf severlerin uğrak noktası. Güneş batarken taş cepheleri altın tonlarına bürünüyor; nehir üzerindeki yansımalarla birlikte ortaya kartpostallık bir Lizbon manzarası çıkıyor.
Keşifler Anıtı (Padrão Dos Descobrimentos)
Belem Kulesi’nden kısa bir yürüyüş mesafesinde yer alan Keşifler Anıtı (Padrão dos Descobrimentos), Portekiz’in denizcilik tarihine yapılmış etkileyici bir saygı duruşu niteliğinde. Üzerindeki heykeller, semboller ve kabartmalarla Portekiz’in Keşifler Çağı’nı adeta taş üzerinde anlatan dev bir tarih kitabı gibi.

Anıtın önüne geldiğinizde ilk fark edeceğiniz şey, sanki taştan bir geminin denize açılmak üzere olduğu hissi. Geminin pruvasında elinde bir gemi modeliyle Gemici Henrique (Infante Dom Henrique) yer alıyor ve Portekiz’in keşif ruhunun simgeliyor. Onun arkasında ise Portekiz’in altın çağını yazan kâşifler, krallar, şairler ve denizciler sıralanmış durumda. Her biri elinde, keşif yolculuklarını temsil eden bir nesne tutuyor: harita, küre, pusula ya da gemi direği parçası gibi.

Anıtta yer alan en dikkat çekici figürlerden bazıları:
Vasco da Gama: Hindistan’a deniz yolunu açan kâşif.
Ferdinand Magellan: Dünyayı dolaşan ilk seferin lideri.
Pedro Álvares Cabral: Brezilya’yı keşfeden denizci.
Luís de Camões: Keşifleri destanlaştıran büyük şair.
Kral I. Manuel: Portekiz’in altın çağını başlatan hükümdar.
Bartolomeu Dias: Ümit Burnu’nu geçerek yeni ticaret yollarının kapısını aralayan kaşif.
Toplamda 33 figür bulunuyor ve hepsi aynı yöne — okyanusa doğru — bakıyor. Bu duruş, Portekiz’in tarih boyunca süren merakını, cesaretini ve ileriye gitme tutkusunu simgeliyor.

Anıtın hemen önündeki zeminde ise rüzgârla dalgalanan dev bir mozaik dünya haritası yer alıyor. 1960’larda Güney Afrika tarafından Portekiz’e hediye edilen bu mozaik, Portekizli denizcilerin keşif rotalarını gösteriyor. Afrika’dan Hindistan’a, Brezilya’dan Uzak Doğu’ya kadar uzanan bir serüven. Haritanın etrafında keşif yılları yazılı; rotaların kesiştiği noktalar, o dönemin en önemli limanlarını simgeliyor.
Tarihi Belem Pastanesi (Pastéis de Belém)
Lizbon’a, hatta özellikle Belém bölgesine geldiyseniz, yolunuz mutlaka Pastéis de Belém Pastanesi’ne düşecektir. 1837 yılından beri aynı tarifle, aynı yerde hizmet veren bu efsanevi pastane, Portekiz’in en ünlü tatlısı pastel de natanın doğduğu yer. Ancak dikkat buradakine sıradan “nata” demiyorlar; gururla “Pastéis de Belém” diyorlar. Çünkü bu özel versiyonun tarifi, tam anlamıyla bir devlet sırrı gibi korunuyor.


Efsaneye göre, tarif ilk olarak hemen yanındaki Jerónimos Manastırı’ndaki rahipler tarafından geliştirilmiş. 19. yüzyılda manastır kapatılınca, rahipler gizli tarifi yakındaki bir pastacıya devretmiş. O da bugünkü Pastéis de Belém pastanesinin kurucusu olmuş. O günden bu yana, tarif yalnızca birkaç usta tarafından biliniyor ve pastalar hâlâ el yapımı olarak pişiriliyor.

İçeri adım attığınızda sizi buram buram yayılan tereyağı ve vanilya kokuları, fırından yeni çıkmış çıtır hamurlar ve her masada duran tarçın pudra şekeri ikilisi karşılıyor.
Bir pastel alın, üzerine biraz tarçın serpin, bir yudum da Portekiz kahvesi…
İşte o an anlıyorsunuz: Bu sadece bir tatlı değil, Lizbon’un yüz yıllık bir geleneği.
Kuyruk gözünüzü korkutmasın. Genelde hızlı ilerliyor ve beklemeye fazlasıyla değiyor.
Sıcak Pastéis de Belém’i yerinde tatmak, Lizbon gezisinin en unutulmaz deneyimlerinden biri olacak.
Pasteis de Belem ve Pastel de Nata Arasındaki Fark
İkisi de dışı çıtır, içi krema dolu, nefis Portekiz tatlıları… Ama aralarında küçük ama önemli bir fark var:
Pastéis de Belém: Sadece Belém’deki tarihi pastanede yapılan versiyonun adı. Tarifi 180 yıldır gizli tutuluyor ve özel bir krema karışımıyla hazırlanıyor.
Pastel de nata: Aynı tatlının daha genel adı. Lizbon’un her köşesinde bulabilirsiniz, ancak hiçbiri Pastéis de Belém’in orijinal dokusuna ve eşsiz aromasına tam olarak ulaşamıyor.
Kısacası, pastel de nata her yerde var ama asıl sihir Belém’de. Lizbon’a gittiğinizde bu tatlıyı yerinde tatmak, adeta bir “geleneksel görev” gibi.
25 Nisan Köprüsü ve Cristo Rei Heykeli
Lizbon’un simgelerinden biri olan 25 Nisan Köprüsü, şehri Tagus (Tejo) Nehri’nin iki yakası arasında birleştiriyor. 1966’da tamamlanan bu köprü, kırmızı rengi ve asma köprü tasarımıyla San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü andırıyor. Toplam uzunluğu 2.277 metre olan köprü, Lizbon’un şehrin merkezini Almada semtiyle birleştiriyor. Hem karayolu hem de demiryolu taşımacılığına hizmet ediyor ve Lizbon silüetinin en ikonik görüntülerinden birini sunuyor.

Karşı kıyıda ise Cristo Rei Heykeli (Kurtarıcı İsa) yükseliyor. 1959 yılında tamamlanan bu devasa heykel, Rio de Janeiro’daki Cristo Redentor’dan esinlenerek inşa edilmiş ve 28 metre yüksekliğindeki heykel, 82 metre yüksekliğindeki kaidesiyle Tagus Nehri ve Lizbon manzarasına hâkim oluyor. Ziyaretçiler, tepeye çıkarak köprüyü, nehir boyunca uzanan şehir silüetini izleyebiliyor.
Bu tarihi yapıların hepsini ve Lizbon’un siluetini Tejo Nehri’nden görmek isterseniz, nehirde içeceğinizi yudumlayarak keyifli bir tekne turu yapabilirsiniz. tekne turu için, dünyanın en güvenilir sitesiden aşağıda verdiğim linkten rezervasyonunuzu yaptırabilirsiniz.
LX Factory
Tarihi yapılar arasında kaybolduktan sonra, Lizbon’un modern yüzünü görmek isteyenler için LX Factory tam bir cennet. Eski fabrika binalarının restore edilip sanat galerileri, kafeler, butik mağazalar ve yaratıcı atölyelerle dolduğu bu alan, şehrin yaratıcı ve genç ruhunu yansıtıyor. Haftasonu pazarları, canlı etkinlikleri ve grafitileriyle LX Factory, kesinlikle Lizbon’da mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden biri.
Lizbon’u gezmek için acele etmeye gerek yok; hatta acele ederseniz şehri kaçırırsınız. Lizbon 3 günde gezilir ama 4-5 gün kalırsanız çevrede gidilecek yerlerle birlikte şehri yaşarsınız.
3 günde, tramvay 28’e binilir, Belém gezilir, miraduralarda gün batımı izlenir, akşamlar uzun uzun oturulur. Lizbon’un ritmini yakaladığın süre tam olarak budur.
4 ya da 5 gün ayırırsanız Sintra, Caba de Roca ve Cascais’i de seyahatinize rahatlikla ekleyebilirsiniz.
Lizbon Toplu Taşıma Rehberi
Bu başlığı ayrı bir yazımızda anlattık. Aşağıdaki başlığa tıklayarak yazımıza ulaşabilirsiniz.

Lizbon’da Nerede Kalınır? En İyi Bölgeler ve Konaklama Önerileri
Lizbon’da konaklama seçimi, gezi planını doğrudan etkiler. Şehir yokuşlu olduğu için merkezi ve ulaşımı kolay bölgelerde kalmak, zamandan ve enerjiden tasarruf sağlar. Aşağıda, ilk kez gidenler, bütçe dostu konaklama arayanlar ve konfor isteyenler için en iyi bölgeleri bulabilirsiniz.
Baixa & Chiado’da Konaklama: İlk Kez Lizbon’a Gelenler İçin En İyi Bölge. Lizbon’un en merkezi bölgeleridir. Tarihi meydanlara, tramvay hatlarına, restoran ve kafelere yürüme mesafesindedir.
Alfama’da Konaklama: Lizbon’un en eski semtidir. Dar sokaklar, fado evleri ve manzara noktalarıyla ünlü. Tarih sevenler, fotoğraf odaklı seyahat edenler için ideal.
Avenida da Liberdade’de Konaklama: Lizbon’un en prestijli caddesi olan Avenida da Liberdade, geniş bulvarı ve üst segment otelleriyle öne çıkıyor.
Príncipe Real & Bairro Alto’da Konaklama: Bu bölgeler, Lizbon’un daha modern ve yerel yüzünü temsil eder. Kafeler, barlar ve butik mağazalar yoğundur. Genç ve canlı atmosfer, gece hayatına yakındır ve yeme içme seçenekleri çoktur.

Lizbon'a Ne Zaman/Hangi Mevsimde Gidilir?
Lizbon’a gitmek için en uygun zaman ilkbahar ve sonbahar aylarıdır. Özellikle Nisan–Mayıs ile Eylül–Ekim döneminde hava sıcaklığı 18–25 derece arasında seyreder, yağış azdır ve şehir yaz kalabalığına henüz ya da artık sahip değildir. Bu aylar, Lizbon’u yürüyerek gezmek, tarihi semtleri keşfetmek ve seyir teraslarında vakit geçirmek için ideal koşullar sunar. Aynı zamanda uçak ve otel fiyatları yaz sezonuna kıyasla daha dengelidir.
Yaz aylarında Lizbon sıcak ve oldukça kalabalık olurken, kış aylarında ise şehir daha sakin ve bütçe dostudur. Haziran–Ağustos dönemi plaj planlarıyla şehir gezisini birleştirmek isteyenler için uygun olsa da yoğun turist akışı göz önünde bulundurulmalıdır. Aralık–Şubat aylarında hava ılıman kalır ancak yağış artabilir. Buna karşı fiyatlar yılın en düşük seviyesindedir. Genel olarak Lizbon’u en konforlu şekilde gezmek isteyenler için en iyi aylar Mayıs ve Eylül olarak öne çıkıyor.
Lizbon’da Tadılacak Yerel Lezzetler
Atlantik Okyanusu kıyısında yer alan Lizbon, sadece tarihi tramvayları ve pastel tonlu sokaklarıyla değil, deniz ürünleri ağırlıklı mutfağı ve yerel tatlılarıyla da gezginleri kendine hayran bırakıyor.
Yeme içme önerilerimizi ayrı bir sayfada anlattık, okumak için lütfen aşağıdaki başlığa tıklayın.

Lizbon hakkındaki bütün yazılarımızı okumayı unutmayın
